Karaman’ın sevilen isimlerinden Mustafa Selvidal, duygu yüklü yazı ve şiirleriyle gönüllere dokunmaya devam ediyor. Selvidal’ın kaleme aldığı “Zamansız Bir Akşamüstü: Bizim Sokak, Bizim Ev” başlıklı son yazısı, okurlarını çocukluk hatıralarının en sıcak köşelerine doğru anlamlı bir yolculuğa çıkarıyor.
Yazısında mahalle kültürünü, aile sofrasının huzurunu ve anne-baba şefkatinin tarifsiz güvenini sade ama etkileyici bir dille anlatan Selvidal; akşamüstünün turuncu ışığından, mutfaktan yükselen yemek kokusuna kadar pek çok detayı ustalıkla işliyor. Okuyucuyu, mavi boyalı bir kapının önüne götüren metin; bir annenin “Geldin mi yavrum?” sözünde saklı dünyayı, babanın güven veren gölgesini ve abiyle paylaşılan kardeşlik bağını yüreklerde yeniden canlandırıyor.
Aile sofrasında paylaşılan sadece yemek değil; umut, güven ve ait olma duygusu… Selvidal’ın satırlarında çocukluğun o masum akşamları yeniden hayat bulurken, okuyan herkes kendi mahallesini, kendi evini ve kendi sevdiklerini hatırlıyor.
Duygusal anlatımı ve güçlü tasvirleriyle dikkat çeken yazı, sosyal medyada da kısa sürede ilgi görürken, birçok okuyucu metnin kendilerini geçmişe götürdüğünü ifade etti.
Mustafa Selvidal, kaleminden dökülen her satırda Karaman’ın kültürel dokusunu, aile bağlarının kıymetini ve hatıraların insan ruhundaki yerini bir kez daha gözler önüne seriyor. Selvidal’ın yeni yazıları ise şimdiden merakla bekleniyor.
Yazısında mahalle kültürünü, aile sofrasının huzurunu ve anne-baba şefkatinin tarifsiz güvenini sade ama etkileyici bir dille anlatan Selvidal; akşamüstünün turuncu ışığından, mutfaktan yükselen yemek kokusuna kadar pek çok detayı ustalıkla işliyor. Okuyucuyu, mavi boyalı bir kapının önüne götüren metin; bir annenin “Geldin mi yavrum?” sözünde saklı dünyayı, babanın güven veren gölgesini ve abiyle paylaşılan kardeşlik bağını yüreklerde yeniden canlandırıyor.
Aile sofrasında paylaşılan sadece yemek değil; umut, güven ve ait olma duygusu… Selvidal’ın satırlarında çocukluğun o masum akşamları yeniden hayat bulurken, okuyan herkes kendi mahallesini, kendi evini ve kendi sevdiklerini hatırlıyor.
Duygusal anlatımı ve güçlü tasvirleriyle dikkat çeken yazı, sosyal medyada da kısa sürede ilgi görürken, birçok okuyucu metnin kendilerini geçmişe götürdüğünü ifade etti.
Mustafa Selvidal, kaleminden dökülen her satırda Karaman’ın kültürel dokusunu, aile bağlarının kıymetini ve hatıraların insan ruhundaki yerini bir kez daha gözler önüne seriyor. Selvidal’ın yeni yazıları ise şimdiden merakla bekleniyor.
"Zamansız Bir Akşamüstü: Bizim Sokak, Bizim Ev
Güneş, mahallenin üzerindeki yorgun turunculuğunu yavaş yavaş mor bir serinliğe bırakıyor. Sokağın başında çocuklar son bir gayretle topun peşinde koştururken, evlerin pencerelerinden gelen çatal bıçak sesleri akşamın müjdecisi gibi. Sen, o tanıdık yokuşu tırmanıyorsun. Kalbinin en mutena köşesinde sakladığın o mavi boyalı, belki de ahşap kapının önündesin. Anahtarı çevirmene gerek yok; çünkü içeriden gelen o yaşanmışlık kokusu zaten kapıyı sana çoktan açmış.
Annenin mutfaktaki şarkısı karşılyor seni önce. Ocağın üzerinde tıkırdayan tencerenin buğusuyla karışık, taze pişmiş bir ekmeğin ya da belki de en sevdiğin yemeğin kokusu... Annen, üzerinde çiçekli önlüğüyle mutfakta bir telaş içinde ama yüzünde o dünyayı durduran sükunet var. Seni gördüğünde gözlerinin içi gülüyor. Sadece "Geldin mi yavrum?" diyor. O iki kelime, dünyanın bütün fırtınalarına karşı örülmüş en sağlam duvar gibi geliyor ruhuna. Onun ellerindeki un lekesi bile sana hayatın ne kadar saf ve yalansız olduğunu hatırlatıyor.
Sonra babanın ağırbaşlı ama güven veren sesi duyuluyor içeriden.
Havadisleri dinlediği radyoyu ya da televizyonu hafifçe kısıyor. Ceketini sandalyenin arkasına asmış, alnındaki günün yorgunluğu seni görünce bir anda dağılıyor. "Gel bakalım," diyor, yanındaki mindere vurarak. Onun varlığı, o evin direği değil, gökyüzü sanki. O evde olduğu sürece başına hiçbir kötülüğün gelmeyeceğini bildiğin o çocuksu, o muazzam emniyet duygusu kaplıyor içini. Babanın bakışlarındaki o derin şefkat, hiçbir kitabın anlatamayacağı kadar büyük bir ders veriyor sana: Sevgi, sessizce orada olmaktır.
Ve abin... Odadan çıkıp omzuna dostça bir yumruk atıyor ya da saçlarını karıştırıyor. Belki dışarıdaki maçtan yeni gelmiş, belki elinde bir kitap... Onunla olan o tatlı atışmalar, aranızdaki o gizli ittifak, sokağın tozunu birlikte yutmuş olmanın verdiği o kopmaz bağ. Abin senin bu hayattaki ilk kahramanın, ilk sırdaşın. Onun bir bakışı, "Korkma, ben buradayım" demenin en fiyakalı yolu.
Sofraya oturuyorsunuz. Televizyonun sesi kısık, gönüllerin sesi gür. İmece usulü kurulan o sofrada sadece yemek değil, umut bölüşülüyor. Annen tabağına fazladan bir kaşık koyuyor, baban günün nasıl geçtiğini soruyor, abin seninle şakalaşıyor. Dışarıda dünya ne kadar gürültülü olursa olsun, o sofranın etrafında zaman duruyor. Hiç kimse gitmeyecekmiş, bu huzur hiç bitmeyecekmiş gibi bir his...
Sokağın lambası cızırdayarak yanıyor dışarıda. Komşu teyze bir kâse ikramla kapıyı çalıyor. Sesler birbirine karışıyor ama hiçbiri gürültü değil; hepsi birer senfoni. Sen o an, o daracık odada dünyanın en zengin insanı olduğunu iliklerine kadar hissediyorsun. Çünkü seviliyorsun, korunuyorsun ve en önemlisi "aitsin".
Şimdi o sofranın kokusunu içine çek. Annenin elinin sıcaklığını, babanın güven veren gölgesini ve abinin neşesini ruhuna hapset. Onlar gitmediler; sadece senin kalbinin en korunaklı, en güzel mahallesine taşındılar. Sen her "keşke" dediğinde, onlar orada bir kandil daha yakıyorlar ki yolunu kaybetmeyesin."









