Şimdi bir soba olacak…İçine meşe odununu atacaksın.
Odun önce hafifçe tutuşacak, sonra çıtırtılarla yanmaya başlayacak. O ses, evin sessizliğini bozmayacak; tam tersine, evin içine huzur dolduracak.
Soba ısındıkça üzerinde bir çaydanlık duracak. Çay ağır ağır demlenecek. Kaynayan suyun sesi, kapağın hafifçe titremesi, çaydanlığın çıkardığı o kendine has sesler birbirine karışacak.
Bir yanda sobanın üzerinde ısınan güğümler…
Onlardan yükselen o eski, tanıdık sesler…
İşte insan tam o anda dalıp gider.Pencereden dışarı bakarsın. Belki hava soğuktur, belki ince ince yağmur yağıyordur. Camın buğusuna dalarken gözlerin dışarıyı değil, geçmişi görmeye başlar.Çocukluğun gelir aklına.Sobanın etrafında toplanan aile…Annenin hazırladığı çay…Babanın sobaya odun atışı…Güğümden doldurulan sıcak su…Sobanın yanında kurutulan çoraplar, elbiseler…Akşamları sobanın üzerinde pişen patatesler…Ve sobanın etrafında edilen o uzun sohbetler…Kimsenin telefonuna bakmadığı, kimsenin acele etmediği, insanların birbirinin yüzüne baktığı zamanlar…Meğer biz o günlerde sadece ısınmıyormuşuz.
Birlikteymişiz.Aynı sofrada, aynı odada, aynı sıcaklığın etrafında birbirimize sarılıyormuşuz.Şimdi evler daha sıcak belki…Ama bazı sıcaklıklar eksik.Sobaların yerini kaloriferler, güğümlerin yerini elektrikli cihazlar, uzun sohbetlerin yerini ekranlar aldı.Fakat insanın içinde bazı sesler hiç susmuyor.
Bir meşe odununun sobada çıkardığı “çıt” sesiyle yıllar önceki bir akşam yeniden canlanıyor.Bir çaydanlığın kaynama sesiyle annemizin sesi geliyor kulağımıza.
Pencereden dışarı bakarken, çocukluğumuzun geçtiği o sokaklarda yeniden yürüyoruz.Telefon yoktu belki ama sohbet vardı.Televizyon vardı ama insanlar birbirine bakardı.
Kapılar çalınırdı.
Komşular birbirine giderdi.
Bir tabak yemek paylaşılırdı.
Bir bardak çayın hatırı olurdu.
Çocuklar sokaktan eve çağrılırdı.
Akşam olduğunda herkes aynı sofranın etrafında toplanırdı.
Şimdi dönüp bakınca insan anlıyor…
Meğer biz o günlerde fakir değilmişiz.
Asıl zenginlik elimizden gitmiş.
Çünkü bugün evler daha sıcak…
Ama bazı odalar daha sessiz.
Çaydanlıklar hâlâ kaynıyor…
Ama o çayın etrafında oturan insanlar eskisi kadar kalabalık değil.
Güğüm hâlâ ısınıyor…
Ama onu ısıtan ellerin bazıları artık yok.Soba hâlâ yanıyor…
Ama sobanın etrafındaki bazı sandalyeler boş.
İşte insanı asıl üşüten de bu.
Soğuk hava değil…
Boş kalan sandalyeler.Bir zamanlar her akşam sesini duyduğun insanların sessizliği…
Arayıp da ulaşamadığın insanların eksikliği…“Geliyorum” deyip artık gelemeyenlerin hatırası…
Bir fotoğrafa bakıp içinden “Keşke…” demek.
Ve bazı geceler, sobanın çıtırtısına kulak verip geçmişe dalmak…
İnsan o zaman anlıyor:
Bazı sıcaklıklar sobadan gelmiyor.
Bazı sıcaklıklar anneden geliyor.
Babadan geliyor.
Kardeşten geliyor.
Dosttan geliyor.
Aileden geliyor.
Birlikte geçirilen o güzel günlerden geliyor.
O yüzden soba yanınca sadece ev ısınmıyor.Ve anlıyoruz ki…
Özlediğimiz sadece soba değil.
Özlediğimiz; o evin içindeki insanlardı.
O kalabalık sofralardı.
O samimi sohbetlerdi.
Kapının önünde bekleyen ayakkabılardı.
Akşam olunca eve dönmenin verdiği huzurdu.Bir tas çorbanın, bir bardak çayın, bir soba sıcaklığının kıymetini bildiğimiz günlerdi.
Belki de bu yüzden soba yanınca içimiz de ısınıyor.
Çünkü sobanın ateşi sadece odayı değil, hatıralarımızı da aydınlatıyor.Şimdi bir soba olacak…Meşe odunu çıtır çıtır yanacak.
Üzerinde çay demlenecek.
Güğüm ısınacak.
Sen de pencerenin kenarına oturup dalacaksın uzaklara…
Bir an durup geçmişi hatırlayacaksın.
Ve belki gözlerin dolacak.Çünkü bazı insanlar, bazı evler ve bazı günler geri gelmiyor.
Ama onların sıcaklığı, bir sobanın çıtırtısında yaşamaya devam ediyor.
Soba yanıyor…
Çay demleniyor…
Dışarıda kış…
İçeride geçmiş…Ve insan, yıllar sonra bir kez daha anlıyor:
Bazı günler geçmiyor; sadece hatıralara dönüşüyor.Ve insan, geçmişin sıcaklığıyla bugünün sessizliği arasında oturup tek bir cümle söylüyor:“Ne güzel günlerdi… Keşke biraz daha kıymetini bilseydik.”Şimdi o soba yeniden yansa…Ev yine ısınır, çay yine demlenir ama etrafında eski dostluklar, aile sohbetleri, akrabalık ve komşuluk olmaz.Bir zamanlar o sobanın etrafında sadece odun değil, muhabbet de yanardı.Büyükler anlatır, çocuklar güler, komşular kapıyı çalmadan gelirdi.
Şimdi evler sıcak, ama insanların birbirine olan mesafesi soğuk.Meğer biz o sobanın etrafında sadece ısınmıyor, birbirimize tutunuyormuşuz.Her şey eskiden o sobanın etrafında daha güzeldi…
Odun önce hafifçe tutuşacak, sonra çıtırtılarla yanmaya başlayacak. O ses, evin sessizliğini bozmayacak; tam tersine, evin içine huzur dolduracak.
Soba ısındıkça üzerinde bir çaydanlık duracak. Çay ağır ağır demlenecek. Kaynayan suyun sesi, kapağın hafifçe titremesi, çaydanlığın çıkardığı o kendine has sesler birbirine karışacak.
Bir yanda sobanın üzerinde ısınan güğümler…
Onlardan yükselen o eski, tanıdık sesler…
İşte insan tam o anda dalıp gider.Pencereden dışarı bakarsın. Belki hava soğuktur, belki ince ince yağmur yağıyordur. Camın buğusuna dalarken gözlerin dışarıyı değil, geçmişi görmeye başlar.Çocukluğun gelir aklına.Sobanın etrafında toplanan aile…Annenin hazırladığı çay…Babanın sobaya odun atışı…Güğümden doldurulan sıcak su…Sobanın yanında kurutulan çoraplar, elbiseler…Akşamları sobanın üzerinde pişen patatesler…Ve sobanın etrafında edilen o uzun sohbetler…Kimsenin telefonuna bakmadığı, kimsenin acele etmediği, insanların birbirinin yüzüne baktığı zamanlar…Meğer biz o günlerde sadece ısınmıyormuşuz.
Birlikteymişiz.Aynı sofrada, aynı odada, aynı sıcaklığın etrafında birbirimize sarılıyormuşuz.Şimdi evler daha sıcak belki…Ama bazı sıcaklıklar eksik.Sobaların yerini kaloriferler, güğümlerin yerini elektrikli cihazlar, uzun sohbetlerin yerini ekranlar aldı.Fakat insanın içinde bazı sesler hiç susmuyor.
Bir meşe odununun sobada çıkardığı “çıt” sesiyle yıllar önceki bir akşam yeniden canlanıyor.Bir çaydanlığın kaynama sesiyle annemizin sesi geliyor kulağımıza.
Pencereden dışarı bakarken, çocukluğumuzun geçtiği o sokaklarda yeniden yürüyoruz.Telefon yoktu belki ama sohbet vardı.Televizyon vardı ama insanlar birbirine bakardı.
Kapılar çalınırdı.
Komşular birbirine giderdi.
Bir tabak yemek paylaşılırdı.
Bir bardak çayın hatırı olurdu.
Çocuklar sokaktan eve çağrılırdı.
Akşam olduğunda herkes aynı sofranın etrafında toplanırdı.
Şimdi dönüp bakınca insan anlıyor…
Meğer biz o günlerde fakir değilmişiz.
Asıl zenginlik elimizden gitmiş.
Çünkü bugün evler daha sıcak…
Ama bazı odalar daha sessiz.
Çaydanlıklar hâlâ kaynıyor…
Ama o çayın etrafında oturan insanlar eskisi kadar kalabalık değil.
Güğüm hâlâ ısınıyor…
Ama onu ısıtan ellerin bazıları artık yok.Soba hâlâ yanıyor…
Ama sobanın etrafındaki bazı sandalyeler boş.
İşte insanı asıl üşüten de bu.
Soğuk hava değil…
Boş kalan sandalyeler.Bir zamanlar her akşam sesini duyduğun insanların sessizliği…
Arayıp da ulaşamadığın insanların eksikliği…“Geliyorum” deyip artık gelemeyenlerin hatırası…
Bir fotoğrafa bakıp içinden “Keşke…” demek.
Ve bazı geceler, sobanın çıtırtısına kulak verip geçmişe dalmak…
İnsan o zaman anlıyor:
Bazı sıcaklıklar sobadan gelmiyor.
Bazı sıcaklıklar anneden geliyor.
Babadan geliyor.
Kardeşten geliyor.
Dosttan geliyor.
Aileden geliyor.
Birlikte geçirilen o güzel günlerden geliyor.
O yüzden soba yanınca sadece ev ısınmıyor.Ve anlıyoruz ki…
Özlediğimiz sadece soba değil.
Özlediğimiz; o evin içindeki insanlardı.
O kalabalık sofralardı.
O samimi sohbetlerdi.
Kapının önünde bekleyen ayakkabılardı.
Akşam olunca eve dönmenin verdiği huzurdu.Bir tas çorbanın, bir bardak çayın, bir soba sıcaklığının kıymetini bildiğimiz günlerdi.
Belki de bu yüzden soba yanınca içimiz de ısınıyor.
Çünkü sobanın ateşi sadece odayı değil, hatıralarımızı da aydınlatıyor.Şimdi bir soba olacak…Meşe odunu çıtır çıtır yanacak.
Üzerinde çay demlenecek.
Güğüm ısınacak.
Sen de pencerenin kenarına oturup dalacaksın uzaklara…
Bir an durup geçmişi hatırlayacaksın.
Ve belki gözlerin dolacak.Çünkü bazı insanlar, bazı evler ve bazı günler geri gelmiyor.
Ama onların sıcaklığı, bir sobanın çıtırtısında yaşamaya devam ediyor.
Soba yanıyor…
Çay demleniyor…
Dışarıda kış…
İçeride geçmiş…Ve insan, yıllar sonra bir kez daha anlıyor:
Bazı günler geçmiyor; sadece hatıralara dönüşüyor.Ve insan, geçmişin sıcaklığıyla bugünün sessizliği arasında oturup tek bir cümle söylüyor:“Ne güzel günlerdi… Keşke biraz daha kıymetini bilseydik.”Şimdi o soba yeniden yansa…Ev yine ısınır, çay yine demlenir ama etrafında eski dostluklar, aile sohbetleri, akrabalık ve komşuluk olmaz.Bir zamanlar o sobanın etrafında sadece odun değil, muhabbet de yanardı.Büyükler anlatır, çocuklar güler, komşular kapıyı çalmadan gelirdi.
Şimdi evler sıcak, ama insanların birbirine olan mesafesi soğuk.Meğer biz o sobanın etrafında sadece ısınmıyor, birbirimize tutunuyormuşuz.Her şey eskiden o sobanın etrafında daha güzeldi…







