BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ KİMDİR?
1878’de Bitlis’in Hizan ilçesinin Nurs köyünde doğan Bediüzzaman, sekiz yaşında başladığı mederese tahsilini beş yıl gibi kısa sürede tamamladı
İlmî münazaralardaki başarısı, genç yaşta ulaştığı seviye, anlaşılması en zor konuları kolaylıkla anlaması ve mütalâa ettiği kitapları kolaylıkla ezberine alması gibi farklılıkları sebebiyle, zamanın âlimleri ona “Bediüzzaman” lâkabını uygun gördüler.
Gazetede okuduğu bir haber üzerine, hayatının bir gayesi olarak “Kur’ân’ın bu asra bakan manevî mu’cizesini insanlara ispat ederek gösterme” kararını verdi. Bu haber, zamanın İngiliz Sömürgeler Bakanı olan daha sonra İngiltere Başbakanı olacak olan Wi.E. Gladstone’un ağzından: “İslâm dünyasına hâkim olmak için, ya Kur’ân Müslümanların elinden alınmalı, ya da Müslümanlar Kur’ân’dan soğutulmalı.” Bu haber onun ruhunda fevkalade bir tesir meydana getirdi “Bu Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez manevi bir güneş olduğunu bütün dünyaya göstereceğim” diye karar verdi. 1907 yılının başarında İstanbul’a gitti. Meşrutiyetin İslamiyet’e olan uygunluğunu ve ülke için gerekliliğini içeren makaleler yayımladı. Âlimlerin daveti üzerine Şam’a giden Said Nursî, Emevî Camiinde, sonradan Hutbe-i Şamiye adı ile neşredilen, İslam dünyasının siyasî, ekonomik ve sosyal sorunları ve çözüm yollarını anlattığı bir hutbe okudu.
Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte talebeleriyle Doğu Milis Teşkilâtını kurdu ve Van-Bitlis cephesinde gönüllü alay komutanı olarak Ermenilere ve Ruslara karşı savaştı. Bitlis savunması sırasında Ruslara esir düşünce, Rusya-Kosturma’ya sevk edildi. Şubat 1917’de başlayan Rus ihtilâli sırasında firar ederek, Kasım 1918’de İstanbul’a ulaştı.
Bu sırada Birinci Dünya savaşı da bitmiş ve İngilizler payitahtı işgal etmişti. Ankara hükumeti tarafından Ankara’ya davet edildi. Resmi törenle karşılandı. Birinci mecliste namaz kılan vekillerin azlığını görünce namaza dair bir konuşma yaptı. 100’ü aşkın vekil bunun neticesinde namaza başladı. Anadolu’da başlayan istiklâl Savaşının ve Kuva-i Milliyenin aleyhine, İngilizlerin etkisinde kalan bazı çevrelerin baskısıyla çıkarılan Şeyhülislam fetvasına karşı bir fetva yayınladı. Yazı ve makalelerinde istiklâl Savaşını “Cihad,” Kuva-i Milliyecileri de “mücahit” ilân ederek istiklâl mücadelesini destekledi.
1925 yılının Mayıs ayı ortalarında getirildiği Burdur’da başlayan sürgün hayatı önce Isparta, Barla sonra da Emirdağ, Afyon, Eskişehir, Kastamonu, Denizli’de devam etti. Takvimler 21 Mart 1960 tarihini gösterirken, ağır hasta bir vaziyette, yanındaki talebeleriyle Urfa’ya gitti. Seksen iki yıllık ömrünü 23 Mart 1960 günü, ipek Palas Oteli 27 numaralı odada sabaha karşı tamamladı. Hayatını Kur’an’ın müdafaasına ve insanların imanını kurtarma davasına adadı, bu uğurda muhtelif eserler telif etti.
Ömrü boyunca verdiği iman ve hürriyet mücadelesi yüzünden baskı altında kalan Bediüzzaman, 27 Mayıs 1960’daki hükümet darbesinden sonra kabrinde de rahat bırakılmadı. Halilürrahman Dergâhına defnedilen naaşı, 12 Temmuz 1960 gecesi kabrinden alınarak Isparta Afyon civarında kimsenin bilmediği bir mezara defnedildi.
Dayanılması güç baskılara maruz bırakılmasına rağmen, hayat tarzıyla bir destan yazan Bediüzzaman, arkasında miras olarak Kur’ân’ın çağa dersi ve mesajı olan Risale-i Nur Külliyatı ile milyonlarca Nur Talebesini bıraktı
1878’de Bitlis’in Hizan ilçesinin Nurs köyünde doğan Bediüzzaman, sekiz yaşında başladığı mederese tahsilini beş yıl gibi kısa sürede tamamladı
İlmî münazaralardaki başarısı, genç yaşta ulaştığı seviye, anlaşılması en zor konuları kolaylıkla anlaması ve mütalâa ettiği kitapları kolaylıkla ezberine alması gibi farklılıkları sebebiyle, zamanın âlimleri ona “Bediüzzaman” lâkabını uygun gördüler.
Gazetede okuduğu bir haber üzerine, hayatının bir gayesi olarak “Kur’ân’ın bu asra bakan manevî mu’cizesini insanlara ispat ederek gösterme” kararını verdi. Bu haber, zamanın İngiliz Sömürgeler Bakanı olan daha sonra İngiltere Başbakanı olacak olan Wi.E. Gladstone’un ağzından: “İslâm dünyasına hâkim olmak için, ya Kur’ân Müslümanların elinden alınmalı, ya da Müslümanlar Kur’ân’dan soğutulmalı.” Bu haber onun ruhunda fevkalade bir tesir meydana getirdi “Bu Kur’an’ın sönmez ve söndürülemez manevi bir güneş olduğunu bütün dünyaya göstereceğim” diye karar verdi. 1907 yılının başarında İstanbul’a gitti. Meşrutiyetin İslamiyet’e olan uygunluğunu ve ülke için gerekliliğini içeren makaleler yayımladı. Âlimlerin daveti üzerine Şam’a giden Said Nursî, Emevî Camiinde, sonradan Hutbe-i Şamiye adı ile neşredilen, İslam dünyasının siyasî, ekonomik ve sosyal sorunları ve çözüm yollarını anlattığı bir hutbe okudu.
Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte talebeleriyle Doğu Milis Teşkilâtını kurdu ve Van-Bitlis cephesinde gönüllü alay komutanı olarak Ermenilere ve Ruslara karşı savaştı. Bitlis savunması sırasında Ruslara esir düşünce, Rusya-Kosturma’ya sevk edildi. Şubat 1917’de başlayan Rus ihtilâli sırasında firar ederek, Kasım 1918’de İstanbul’a ulaştı.
Bu sırada Birinci Dünya savaşı da bitmiş ve İngilizler payitahtı işgal etmişti. Ankara hükumeti tarafından Ankara’ya davet edildi. Resmi törenle karşılandı. Birinci mecliste namaz kılan vekillerin azlığını görünce namaza dair bir konuşma yaptı. 100’ü aşkın vekil bunun neticesinde namaza başladı. Anadolu’da başlayan istiklâl Savaşının ve Kuva-i Milliyenin aleyhine, İngilizlerin etkisinde kalan bazı çevrelerin baskısıyla çıkarılan Şeyhülislam fetvasına karşı bir fetva yayınladı. Yazı ve makalelerinde istiklâl Savaşını “Cihad,” Kuva-i Milliyecileri de “mücahit” ilân ederek istiklâl mücadelesini destekledi.
1925 yılının Mayıs ayı ortalarında getirildiği Burdur’da başlayan sürgün hayatı önce Isparta, Barla sonra da Emirdağ, Afyon, Eskişehir, Kastamonu, Denizli’de devam etti. Takvimler 21 Mart 1960 tarihini gösterirken, ağır hasta bir vaziyette, yanındaki talebeleriyle Urfa’ya gitti. Seksen iki yıllık ömrünü 23 Mart 1960 günü, ipek Palas Oteli 27 numaralı odada sabaha karşı tamamladı. Hayatını Kur’an’ın müdafaasına ve insanların imanını kurtarma davasına adadı, bu uğurda muhtelif eserler telif etti.
Ömrü boyunca verdiği iman ve hürriyet mücadelesi yüzünden baskı altında kalan Bediüzzaman, 27 Mayıs 1960’daki hükümet darbesinden sonra kabrinde de rahat bırakılmadı. Halilürrahman Dergâhına defnedilen naaşı, 12 Temmuz 1960 gecesi kabrinden alınarak Isparta Afyon civarında kimsenin bilmediği bir mezara defnedildi.
Dayanılması güç baskılara maruz bırakılmasına rağmen, hayat tarzıyla bir destan yazan Bediüzzaman, arkasında miras olarak Kur’ân’ın çağa dersi ve mesajı olan Risale-i Nur Külliyatı ile milyonlarca Nur Talebesini bıraktı







