Çünkü Ramazan’ın ruhu değişmedi; değişen biziz, alışkanlıklarımız ve hayatın hızı.
O eski sıcaklığı yeniden yaşatmak için büyük şeylere gerek yok…
Bir sofrada telefonu bir kenara bırakmak,
Bir komşunun kapısını çalıp “Hayırlı iftarlar” demek,
Bir ihtiyaç sahibinin yüzünü güldürmek,
Ailece yapılan kısa ama samimi bir dua…
İşte o tat tam da burada saklı.
Ramazan; paylaşınca çoğalan, hatırlayınca güzelleşen bir bereket ayı.
Bugünün Ramazanına samimiyet, merhamet ve muhabbet katarsak,
“Eski Ramazanlar” dediğimiz güzelliklerin aslında hiç gitmediğini göreceğiz. Eski Ramazanların Tadı Nerede?Eski Ramazanların tadı nerede biliyor musun?
Belki de annemizin mutfağındaki o mis gibi pide kokusunda…
Belki babamızın iftar duasındaki titreyen sesinde…
Belki de mahallede hep birlikte beklenen o davul sesindeydi.
O tat; gösterişsiz sofralarda, samimi sohbetlerde, komşudan gelen bir tabak yemekteydi. Televizyonun değil, muhabbetin açık olduğu akşamlardaydı. Çocukların hurmaya uzanırken yaşadığı heyecandaydı.
Bugün her şey var ama zaman yok. Sofralar zengin ama gönüller biraz yorgun. Belki de “eski Ramazan” dediğimiz şey, çocukluğumuzun masumiyeti ve o günlerin sıcaklığıydı.
Aslında o tat kaybolmadı…
Paylaştığımız bir lokmada, edilen bir duada, kapısı çalınan bir komşuda hâlâ yaşıyor.
Yeter ki biz yeniden hatırlayalım. Eskiden fakir fukara, ihtiyaç sahipleri sofralara davet edilirdi; paylaşmak ve dayanışmak ayın ruhuydu.
Şimdi ise çoğu zaman hali vakti yerinde olanlar masada, ihtiyaç sahiplerinin sesi ise kısık…
Ramazan hâlâ bereketli, hâlâ paylaşmakla güzelleşiyor. Belki de değişen sadece bakış açımız ve eksilen samimiyetimiz. Eski Ramazanların Tadı Neden Yok?“Eski Ramazanların tadı yok…”
Bu cümleyi her yıl biraz daha fazla duyar olduk. Peki gerçekten öyle mi, yoksa değişen zamanın içinde kaybolan biz miyiz?
Bir zamanlar Ramazan, sadece bir ay değil adeta bir mevsimdi. Mahalle aralarında yankılanan davul sesi, iftara dakikalar kala kurulan telaşlı sofralar, komşudan gelen bir tabak sıcak yemek… Televizyonlar kısılır, büyükler dua eder, çocuklar hurmaya uzanmak için sabırsızlanırdı. Sofralar sade ama gönüller zengindi.
Bugün ise her şey daha hızlı. İftar vakti trafikte yetişmeye çalışıyoruz, sofralar çeşit çeşit ama sohbetler kısa. Telefon ekranları masanın ortasında, kalpler biraz daha uzak. Eskiden eksik olan imkânlardı; şimdi eksik olan belki de o samimiyet.
Oysa Ramazan’ın ruhu değişmedi. O hâlâ sabrı, paylaşmayı, şükrü ve kardeşliği fısıldıyor. Değişen; hayatın temposu, önceliklerimiz ve belki de bakış açımız oldu. Çocukken duyduğumuz heyecanı bugün hissedemiyorsak, bunun sebebi Ramazan’ın eksilmesi değil; içimizdeki o çocukluğun biraz susması olabilir.Belki de “eski Ramazanların tadı” dediğimiz şey; annemizin sofrası, babamızın duası, mahalle arkadaşlarımızın neşesiydi. Yani aslında özlediğimiz Ramazan değil, o günler…
Ama umut var. Bir sofrada telefonu kenara koyarak, bir komşunun kapısını çalarak, bir ihtiyaç sahibine sessizce destek olarak o tadı yeniden yakalayabiliriz. Çünkü Ramazan’ın bereketi hâlâ aynı gökyüzünün altında, bizi bekliyor..........Hasan Uçar
O eski sıcaklığı yeniden yaşatmak için büyük şeylere gerek yok…
Bir sofrada telefonu bir kenara bırakmak,
Bir komşunun kapısını çalıp “Hayırlı iftarlar” demek,
Bir ihtiyaç sahibinin yüzünü güldürmek,
Ailece yapılan kısa ama samimi bir dua…
İşte o tat tam da burada saklı.
Ramazan; paylaşınca çoğalan, hatırlayınca güzelleşen bir bereket ayı.
Bugünün Ramazanına samimiyet, merhamet ve muhabbet katarsak,
“Eski Ramazanlar” dediğimiz güzelliklerin aslında hiç gitmediğini göreceğiz. Eski Ramazanların Tadı Nerede?Eski Ramazanların tadı nerede biliyor musun?
Belki de annemizin mutfağındaki o mis gibi pide kokusunda…
Belki babamızın iftar duasındaki titreyen sesinde…
Belki de mahallede hep birlikte beklenen o davul sesindeydi.
O tat; gösterişsiz sofralarda, samimi sohbetlerde, komşudan gelen bir tabak yemekteydi. Televizyonun değil, muhabbetin açık olduğu akşamlardaydı. Çocukların hurmaya uzanırken yaşadığı heyecandaydı.
Bugün her şey var ama zaman yok. Sofralar zengin ama gönüller biraz yorgun. Belki de “eski Ramazan” dediğimiz şey, çocukluğumuzun masumiyeti ve o günlerin sıcaklığıydı.
Aslında o tat kaybolmadı…
Paylaştığımız bir lokmada, edilen bir duada, kapısı çalınan bir komşuda hâlâ yaşıyor.
Yeter ki biz yeniden hatırlayalım. Eskiden fakir fukara, ihtiyaç sahipleri sofralara davet edilirdi; paylaşmak ve dayanışmak ayın ruhuydu.
Şimdi ise çoğu zaman hali vakti yerinde olanlar masada, ihtiyaç sahiplerinin sesi ise kısık…
Ramazan hâlâ bereketli, hâlâ paylaşmakla güzelleşiyor. Belki de değişen sadece bakış açımız ve eksilen samimiyetimiz. Eski Ramazanların Tadı Neden Yok?“Eski Ramazanların tadı yok…”
Bu cümleyi her yıl biraz daha fazla duyar olduk. Peki gerçekten öyle mi, yoksa değişen zamanın içinde kaybolan biz miyiz?
Bir zamanlar Ramazan, sadece bir ay değil adeta bir mevsimdi. Mahalle aralarında yankılanan davul sesi, iftara dakikalar kala kurulan telaşlı sofralar, komşudan gelen bir tabak sıcak yemek… Televizyonlar kısılır, büyükler dua eder, çocuklar hurmaya uzanmak için sabırsızlanırdı. Sofralar sade ama gönüller zengindi.
Bugün ise her şey daha hızlı. İftar vakti trafikte yetişmeye çalışıyoruz, sofralar çeşit çeşit ama sohbetler kısa. Telefon ekranları masanın ortasında, kalpler biraz daha uzak. Eskiden eksik olan imkânlardı; şimdi eksik olan belki de o samimiyet.
Oysa Ramazan’ın ruhu değişmedi. O hâlâ sabrı, paylaşmayı, şükrü ve kardeşliği fısıldıyor. Değişen; hayatın temposu, önceliklerimiz ve belki de bakış açımız oldu. Çocukken duyduğumuz heyecanı bugün hissedemiyorsak, bunun sebebi Ramazan’ın eksilmesi değil; içimizdeki o çocukluğun biraz susması olabilir.Belki de “eski Ramazanların tadı” dediğimiz şey; annemizin sofrası, babamızın duası, mahalle arkadaşlarımızın neşesiydi. Yani aslında özlediğimiz Ramazan değil, o günler…
Ama umut var. Bir sofrada telefonu kenara koyarak, bir komşunun kapısını çalarak, bir ihtiyaç sahibine sessizce destek olarak o tadı yeniden yakalayabiliriz. Çünkü Ramazan’ın bereketi hâlâ aynı gökyüzünün altında, bizi bekliyor..........Hasan Uçar









